"Hoş geldiniz, sunulan hizmetlerden faydalanmak için sisteme giriş yapmalısınız"

BANA ULAŞIN

Talep ve önerilerinizi bana yazarak iletebilirsiniz.

Sonuçlar

Dr. Halil Aktaş ile "Az Kullanılmış Sevgiler" Kitabı üzerine Söyleşi

Nerden Nereye: /

11.08.2016

Sayın Aktaş öncelikle Halil Aktaş’ı tanımak isteriz. Bize hem yazar olarak hem de bir hekim olarak kendinizi tanıtır mısınız?

1972 Gümüşhane doğumluyum. Çocukluğum Trabzon’da geçti. Babamın işi nedeniyle 1986 ‘da İzmir’e yerleştik. KTÜ Tıp Fakültesi 1997 mezunuyum. İlk görev yerim Erzincan’dı. Daha sonra Trabzon’a tayin oldum. Trabzon’da çeşitli yerlerde çalıştıktan sonra 2009 yılı ocak ayından beri Akçaabat ilçesinde aile hekimi olarak çalışıyorum.

Yazar olarak tanıtmaya gelince, çok eskiye gitmem gerekir. Ortaokul yıllarımda skeçler yazar bunları arkadaşlarımla sahnelerdim. Daha sonra ki yıllarda daha çok şiire yöneldim. 2000 Yılı mayısında “Yaren” adlı şiir kitabımı yayınladım. Romana ve öyküler yazmaya merak saldım ama başladığım üç roman denemesini de bitiremeden rafa kaldırdım. Çocuk öyküleri yazdım uzun süre. 2014 yılında kızımın desteğiyle ve beni yeniden yazmaya teşvik etmesiyle rafa kaldırdığım üç romanı da yeniden düzenleyerek ve kaldığı yerden devam ettirerek yazmaya başladım. İlk romanım “Az Kullanılmış Sevgiler” bitti. İkincisi  “Beni Dinler misin Leyla? “ bitmek üzere. O bittikten sonra üçüncü romanım “Mücella- Bilinmeyen Numaralar”  adlı romanımı bitirip yenisine başlayacağım.

 

Sayın Aktaş,  kitabınızı web sayfamızda bizlerle ve tüm sağlık çalışanlarıyla paylaştığınız için teşekkür ederiz. Keyifle ve bir solukta okunabilecek bir kitap olmuş “Az Kullanılmış Sevgiler”.  Bilindiği üzere ilk kitabınız. Bize ilk olarak yazma fikrinizin nasıl çıktığını ve Az Kullanılmış Sevgiler’in çıkışından bahseder misiniz?

Bir sağlık çalışanını olarak kitabımın ilk sizin web sayfanızda yer almasından dolayı mutlu oldum. Bu fırsatı bana verdiğiniz için ben de size teşekkür ediyorum.

Ben iyi bir gözlemci olduğuma inanırım. Hayata katmaktan çekindiğimiz o kadar söylenmemiş sözler var ki, birine sevdiğimizi söylemek gibi. O kadar az kullanırız ki. İşte bu söylenemeyen sevgilerin, yarım kalan aşkların, entrikasız hayatların, birbirini seven, başkaları için de bir şeyler yapabilen insanların, az kullanılmış sevgilerin hikayesini yazmak istedim ve böylece bu roman ortaya çıktı. Romanı yazarken internette bir kitap paylaşım sitesinde günlük olarak paylaşmaya başladım, ilgi görüp okunma sayısı da artınca da her gün yazmaya gayret ettim.

Bu roman, kızım başta olmak üzere ,editörüm dediğim sevgili arkadaşım Dr. Arzu Şaşoğlu ve beni her zaman yazmaya zorlayan , geribildirimleriyle beni destekleyen,  geliştiren Dr. Mustafa Özçınar sayesinde çıkmış oldu.

 

Hepimiz biliyoruz ki yoğun bir çalışma ortamınız var. Bu yoğun tempoda kitap için nasıl vakit ayırabildiniz ve” Az Kullanılmış sevgiler “ ne kadar sürede yazıldı?

Konuşmamızın başında da dediğim gibi bu romanımı 2001 yılında yazmaya başladım ama elli sayfa yazdım yazmadım rafa kaldırdım. 2014 yılında tekrar yazmaya başlayıp yaklaşık iki ay gibi bir sürede tamamladım. Genelde tatil günlerimde yazdım. Bir ara her gün yazdım. Bir kitap okuma sitesinde arkası yarın tarzında yazmaya devam ettim. O kadar ilgi gördü ki, her gün yeni bölüm bekler oldu okuyanlar. Onların bu beklentisi beni her gün yazmaya itti. Bazen öğlen aralarında bazen akşamları yazmaya fırsat bularak kitabı tamamladım.

Yazmak bir yetenek midir sizce, yoksa öğrenilebilir mi?

Herkes yazamaz bu iş yetenek işi deseler de ben buna inanmıyorum. Geçenlerde çok seyahat eden dünyanın dört bir tarafını gezen bir arkadaşıma, gittiğin yerler ile ilgili gördüklerini, yaşadıklarını, bize söyleyeceğin sözleri yazsana diye motive etmeye çalıştım ve çok iyi bir şekilde de kitabında bizlere bu söylediklerimi paylaşacağına inancım tam. Yetenek değil yani bence yazmak. İstemekle alakalı ve severek yazmakla.

“Az Kullanılmış Sevgiler” in konusu nasıl orataya çıktı?

Öncelikle yarım kalan bir aşkın yarım kalan yüzleşmesini yazmayı hayal etmiştim. Konuyu yazarken kendimi tutamayıp yeni aşklar icat ettim. Aşkın, sevginin, birileri için bir şeyler yapabilmenin  insanları hala çok mutlu edebileceğini göstermek istedim. Yazarken kızımın bana müdahalesi çok oldu. Yazdığım bölümleri ilk ona okuyordum. Her gün ne yazdığımı merakla bekliyor bölümü ona okuyup bitirdiğimde “ne yani bu kadar mı?” diyordu. Ameliyata giren karakterim için ,”Baba bak sakın ameliyatta ölmesin yoksa okumam daha” diye benim akışımı çok değiştirdi. Mutlu sonla bitmesine sebep oldu.

Biraz teknik konulara da değinmek istiyorum. Kitabın basımı ve okurla tanışması, tüm bunlar nasıl oluyor. Bize tüm bu aşamaları anlatabilir misiniz.

Yazarken bu kadar yorulmadım. Trabzon’da fazla kitap basan yayınevi yok. Yazar bir abimin yönlendirmesi ile Sonhaber Yayınları ile tanıştım. Anlaştık.

Yazmaya başlayınca kendimi durduramıyordum bazen klavye başında. İlk başta kitabın redaksiyonu yapıldı. İmlası, anlam bozuklukları, yanlış yazımları düzeltildi. Kitabın tescili ve bandrol işlemleri tamamlandı. Kapak fotoğrafını fotoğrafçılıkla da çok yakından ilgilendiğim için ben tasarladım. Sonra baskıya geçildi. Ve şu an elimizde.

Az Kullanılmış Sevgiler’i nasıl tanımlarsınız?

İçinizi ısıtacak bir hikaye. Eğer okumaya başlarsanız bitirmeden elinizden bırakamayacağınız bir roman oldu. Bazı yerlerinde gözleriniz yaşarabilir , bazen de tebessüm ederek okuyacaksınız. Hani eski Türk filmleri vardı ya, işte o tatta olmuş bir hikaye.

 

Ve son olarak okumak isteyen üyelerimiz kitabı nasıl temin edebilirler?

 

Şu anda dağıtımı konusunda sıkıntılar çekiyorum. Sağlık camiasında olan eşe, dosta ,arkadaşlara  kargo ile ulaştırıyorum . Kargo dışında herkesin kitabıma ulaşabilmesi için  illerde bağlantılar kurmaya çalışıyorum. İnternetten de siparişi için çalışmalar yapıyorum. Trabzon’dan Sonhaber Yayınlarından kitabıma ulaşmaları da mümkün. İmza günlerinde yer alarak daha çok okuyucu kitlesine ulaşmayı hedefliyorum.  drhalil61@hotmail.com bana ulaşabilecekleri web adresim, kitaba ulaşmak isteyen sağlık çalışanlarımız buradan benimle iletişime geçebilirler. 505-649 82 44 de telefon numaram .

İrtibat teli arayın :

“DÜŞLERİN SON SIĞINAĞI ENDÜLÜS” KİTABI ÜZERİNE BİR SÖYLEŞİ

Nerden Nereye: /

10.12.2014

      Eskişehir Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nde idarecilik yapan Mesut Doğan ile “DÜŞLERİN SON SIĞINAĞI ENDÜLÜS” isimli kitabı hakkında gerçekleştirilen söyleşimiz. 

  

Neden Endülüs? Endülüs’ü yazma merakı ve gayretini doğuran etmenler nelerdir?


Endülüs medeniyeti ile ilgili daha önceden okuduğum kitaplar ve özellikle Elhamra Sarayı’nı belki de Bin bir Gece Masalları’nın da etkisiyle aşırı meraktan kaynaklanan bir duygu bu medeniyete karşı içimde buruk ama sönmeyen bir ilgi uyandırdı. Özellikle Washington Irwing’in “Elhamra Endülüs’ün Yaşayan Efsanesi” kitabı bu heyecanı doruğa çıkaran son hamle oldu. Yaklaşık bir yıl süreyle Elhamra sarayında kalan ve bu eseri yazan Irwing’in o büyülü cümleleri karşısında dayanmak mümkün değildi. Aslında çok daha önceleri İspanyol şair Lorca’nın şiirlerinin etkisini de buna eklemek gerekir. Irwing’in kitabını okurken dürüst olmak gerekirse onu çok kıskanmıştım. Adeta Bin bir Gece Masalları’nın sırrını çözen bir kişi gibi önem kazanmıştı gözümde. İçimden çok sönük bir biçimde Endülüs’ü ve özellikle Elhamra Sarayı’nı görmek ve bununla ilgili bir kitap yazmak hayali geçtiğinde kendi kendime gülüp geçmiştim. Olaylar öylesine hızlı ve ilginç bir biçimde gelişti ki, sonunda bu bölgeyi görmek ve onunla ilgili bazı yazılar yazma hayalim gerçekleşti. Endülüs Bölgesinden döndükten sonra aylarca içimi yakan bir hüzünden kurtulamadım. Bir şeyler yapabilmeyi çok istiyordum. Sonunda bu baskı beni ister istemez bir kitaba doğru yönlendirdi. Ama işin ilginç yanı Washington Irwing’in kitabı ile benim kitabımın aynı yayınevinden çıkmış olmasıydı. Bu beni daha çok mutlu etti.

Kitabın önsözünde tarih okumanın ve bilmenin önemine yapılan bir atıf var. Bunun nedenlerini biraz açabilir miyiz.

İnsanımız ne yazık ki, günübirlik bir yaşam temposu tutturmuş durumda. Geleceğe ait bir vizyonu olmadığı gibi geçmişle olan tüm bağlarını da koparmış. Her insan ve özellikle yöneticiler, karar vericiler mutlaka tarih okumalı ve geçmişi iyi bilmelidir. Bunu yaptıklarında geçici olan dünyadaki on yılların, yüz yılların ve menfaatlerin aslında bir insan, bir millet için ne kadar komik ve bitiveren şeyler olduklarını göreceklerdir. Önemli olanın kaldırmak değil, taşımak olduğunu anlayacaklardır. Sürdürülebilirliğin ne kadar önemli ve dünyayı etkileyen bir fenomen olduğu, kalıcı olanın geçici olanlardan uzak durmakla mümkün olduğu gerçeğine ulaşacaklardır. Kalıcı olan her eserde mutlaka samimiyet, aşk, vefa, yoğun ve beklentisiz bir çaba ve kıvamını bulmuş bir tefekkür ve tecessüs görmek mümkündür. Rutin faaliyetlerle bir yere varılamayacağı bilinmekte iken en küçük bir hedef için bile kılını kıpırdatmayan insanımızın geleceğe sağlam bir miras bırakabilmesi zordur.

Helikopter bir bakışla Endülüs’ün günümüzdeki genel manzarası ve İslami kimliğini koruma ve geliştirme açısından durumu nedir.

Günümüzde Endülüs eskiye oranla Müslüman nüfusu hızla artan ve bu nüfustan aldığı güçle eskiye dönme özlemini de paralel olarak geliştiren bir konumda denilebilir. Son yirmi beş yılda sadece Grenada’da yirmi beş bin kişinin Müslüman olduğu tespitleri var. Birçok inançlı insan özellikle bu bölgeden ev alıyor ve asırlardır sessizce bekleşen, uçsuz bucaksız bir azınlığa destek için bu bölgeye yerleşiyor. Tarihi geçmişi olan yerlerde o hüznü ve tarihi sürdürülebilir hale getiren, geleceğe taşıyan eserler olmalı. Endülüs bölgesinde az sayıda da olsa halen yaşayan bu tarihi eserler (Elhamra Sarayı, Cordoba Camii, Alcazar Sarayı vb.) oradaki Müslüman nüfusun en önemli dayanağı konumunda. Öyle ki bu eserleri her gün binlerce insan ziyaret ediyor ve bu misafirler orada yaşayanlara güven ve huzur veriyor. Örneğin, Elhamra Sarayı’nı her gün altı bin kişi ziyaret ediyor. Birçok insan ise göremeden geri dönüyor.

Neden düşlerin son sığınağı? Bu isim nereden geliyor?

Düşlerin son sığınağı Endülüs, İspanyol yazar Francisco Villaespesa’nın Elhamra’nın Pomegranates Kapısı’na yazdığı “Her ne kadar bu duvarların gölgesi uzun süre önce kaybolmuş olsa da, onların hatırası düşlerin ve sanatın son sığınağı olarak yaşayacak. Sonra dünyada nefes alan son bülbül, yuvasını buraya kuracak ve Elhamra’nın muhteşem kalıntıları arasında elveda şarkısını söyleyecek” sözünden esinlenerek bulduğum bir isim. Endülüs tarihine bakıldığında en son kalenin Grenada ve Elhamra Sarayı olduğu görülmektedir. En son teslim edilen bu mekânın ve özellikle Elhamra Sarayı’nın asırlarca süren bir medeniyetin elden çıktığı nokta olarak önemi çok büyük. Endülüs medeniyetindeki en güçlü eser olan Elhamra Sarayı’nın bir medeniyetin tekrar dirilmesi hayalini ve düşünü yaşatması, onun masalsı güzelliğine ve konumuna son derece yakışıyor. Çünkü geçmişle bağı en güçlü olan eser belki de bu saray. Zaten burayı dolaşırken eski sakinlerinin ruhlarının, perilerle karışmış vaziyette günün belirli saatlerinde halen buralarda uçuştuğunu hissediyorsunuz. İnsanın ruhu olduğu gibi mekânların da bir ruhu olduğu gerçektir. Bu eser, o muhteşem medeniyeti son gören eserdi ve eminim ki hala bağlantısını sürdürüyor.

Kitapta hâkim olan düşsel anlatış tarzı neden? Elhamra Sarayı’nın diğer eserlerden farkı nedir?

Bunu tek kelime ile anlatmak isteseydim; “uyum” derdim. Parçaların sonsuz uyumu ve ahengi. Dünyada birçok saray var ama Elhamra çok farklı. Daha ilk görüşte, bütün parçaların birbiriyle aklı zorda bırakan uyumu karşısında onun bu dünyaya ait olmadığını, göklerden adeta yere zorla indirildiğini düşünmeden edemiyorsunuz. Asla birinin ötekini rahatsız etmediği, her parçanın, sütunun, ayetin, mermerlerin, alçının, ahşabın, gökyüzüyle birleşen tonozların ve diğer sayısız unsurların ilahi bir bütünde bir araya gelerek tekrar şekillendiğini, yeni bir form kazandığını ve sonsuza dek uzadığını gördüğünüzde olduğunuz yerde kalakalıyorsunuz. Bu muhteşem uyumu bir insan elinin aksine perilerin ortaya çıkardığına inanarak rahatlıyorsunuz. Belki de bu yüzdendir ki bu sonsuz uyum sayesinde bu harika eser, hücumlara, ilgisizliklere, yıkımlara, koyun ağılı olarak kullanılmasına ve daha sayısız gadre uğramasına rağmen ayakta kalmayı başarmıştır.

Kitapta başka yazarlardan ve gezginlerden de alıntılar var. Okuyucu genel anlamda yazarın ne düşündüğüyle ilgileniyor. Bu tür alıntılar ister istemez eseri akademik alana doğru kaydırmıyor mu?

Bir yazar, malzemesini kendi kafasından kendi müşahedelerinden çıkarmadıkça okunmaya değer değildir der Schopenhauer. Bu nedenle bu kitaptaki yazıların dergilerde yayınlanan ilk halinde alıntılar yoktu. Alıntılar kitaplaşma aşamasında ortaya çıktı. Bu tür dünyaya mal olmuş tarihi yerlerle ilgili yazarın düşüncesi önemli olmakla birlikte daha önce bu yerleri gören meşhur insanların ve yazarların da neler hissettikleri neler gördükleri perspektif zenginliği açısından önemli. Bir nakışa, sütuna, saraya, birçok insanın gözüyle bakmak, okur açısından değerlendirildiğinde bir yerde bilgiyi kaldıraçlamak gibi bir şey aslında. Onca insanın tecrübelerini bir kitapta elde etmek az şey mi? Eserin akademik alana kayması konusu bu eserde yok. Çünkü önsözde de belirtildiği gibi bu çalışma daha çok gezi ve deneme karışımı bir görüntüye sahip. Ama konu Endülüs ve de Elhamra Sarayı olunca bunun edebi bir dille desteklenmesi kaçınılmazdı. Ben de aynı yöntemi denemeye çalıştım. İnşallah bir şeyler yapabilmişimdir.

Son olarak kitapla ilgili temennileriniz nelerdir?

Endülüs medeniyeti için çok küçükte olsa bir katkı yapabilmeyi çok istiyordum. Bu kitapla inşallah bu gerçekleşir. Osmanlı’yı, tarihi ve geleceği anlamada ve anlamlandırmada Endülüs gerçekten çok yol gösterici. Samimiyetin ve beklentisizliğin neler başarabildiğinin en güzel örneklerinden birisi de diyebiliriz. Özünden ve tözünden uzaklaşmış insanımızın yeniden sağlam bir çıkış rampası yakalaması için Endülüs Medeniyeti, görülmesi ve bilinmesi gereken en önemli yerlerden birisidir.

Kitabın arka kapağından:
Endülüs medeniyeti, Müslüman coğrafyanın kanayan bir yarasıdır. İnsanlık tarihinin en görkemli medeniyetlerinden biri, bugünkü İspanya topraklarında kurulmuş ve asırlar boyunca medeniyetin gelişmesine çok önemli katkılar sağlamıştır. Ancak 15. yüzyılla birlikte bu medeniyet Avrupa topraklarına veda etmek zorunda kalmıştır. Dönemin yıkıcı zihniyeti sebebiyle, günümüze ulaşan izleri pek azdır. Hâlihazırda kalanların önemi yeni yeni anlaşılmakta ve yaşatılmaya çalışılmaktadır.
Mesut Doğan'ın bu çalışması, bu medeniyetin bugün sınırlı sayıda kalmış olan kalıntıları üzerinden hareketle tarihin koridorlarında yapılan bir yolculuktur. Yazar, Endülüs medeniyetini, yaptığı yolculukta kalan sınırlı sayıdaki eser ve çevresiyle birlikte gözlemlemiş ve bir edebiyatçı duyarlılığı ile ortaya gezi/deneme arası bir eser çıkarmıştır. Sadece Müslüman coğrafyanın değil, tüm insanlığın en önemli tarihsel miraslarından biri olan Endülüs medeniyetini tanımak için, bu eser güzel bir fırsattır.

Mesut Doğan Kimdir? 
 
1968 Afyon doğumlu. Bursa Ziraat Lisesi ve Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur. Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü’nde Yüksek Lisans yaptı. 1988–1993 yılları arasında İstanbul’da çeşitli sağlık kuruluşlarında çalıştı. Kardelen ve Şadırvan Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 1995 yılından bu yana Eskişehir Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nde idareci olarak görev yapıyor. 

Şiir ve yazıları Bursa’da Sanat Edebiyat, Aylık Dergi, Mavera, Kardelen, İkindi Yazıları, Düş çınarı, Kayıtlar, Özülke, Dergâh, Şadırvan, Ardıç, Buruciye Edebiyat, Kalder Önce Kalite Dergisi ve İstanbul Bir Nokta dergilerinde yayınlandı. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Yayınlanmış şiir kitapları:
 1-Yalnızlığım Yetmiyor Hayatı Anlamaya-Kardelen Yayınları–1991
 2-Ağzı Karanfilli Dost- Beyan Yayınları–1997
 3-Kırkıncı Basamak –İstanbul Yayınları-2010
 4-Çin Kadar Uzak Can Kadar Yakın Şehirler-Okur Kitaplığı-2012
 5-Düşlerin Son Sığınağı Endülüs-2014

İrtibat teli arayın :

Bir yolculuktur yaşam

Nerden Nereye: /

24.06.2014

Bir yolculuktur yaşam...Bir yandan boşalan, bir yandan dolan kum saatinin tanecikleri gibi... Bir yolculuktur yaşam... Anne karnında başlayıp, beyaz kefenle biten..

 

Çalışmam yaklaşık 2 ay sürdü. Tamamı Nevşehir Devlet Hastanesi Tesislerinde ve tesis personeliyle çekildi. Toplamda 2000 kare fotoğraftan 45 fotoğrafla sergi hazırlandı. İnsan ana rahmine düştüğü andan ölüme kadar sağlık hizmetinden faydalanmaktadır. Bu hizmetler; koruyucu, tedavi edici ve rehabilite edici sağlık hizmetlerini kapsamaktadır.

 

Derya  YAZAR


http://www.youtube.com/watch?v=FWaRfGy_AE4

İrtibat teli arayın :

“Çin Kadar Uzak Can Kadar Yakın Şehirler” üzerine bir söyleşi

Nerden Nereye: /

15.01.2013

Eskişehir Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nde idarecilik yapan Mesut Doğan ile “Çin Kadar Uzak Can Kadar Yakın Şehirler” isimli kitabı hakkında gerçekleştirilen söyleşimiz. 

-Seyahatin sizdeki anlamı ve karşılığı nedir?

Bununla ilgili kitapta fazlasıyla örnek ve açıklama var. Seyahat öncelikle insanın bulunduğu yeri belli aralıklarla terk etmesi anlamına geliyor. Hermann Hesse’in dediği gibi “Ey gönlüm kalk veda et ve şifa bul”. İnsanın bu belli periyotlarla seyahat etmesi çok önemli ve ben bu konuda ayda en az bir kez seyahati öneriyorum. Yılda en az bir kez ise yurt dışı seyahati çok önemli. Fiziki olarak insanın yaşadığı çevreden uzaklaşması seyahatin en basit fonksiyonunu yerine getirmesi anlamına geliyor. Seyahatin ikinci aşaması ise “insanın kendisini terk etmesi” dir. İnsanın bir nevi ikiye bölünmesi olarak da bakabiliriz bu konuya. Buradaki önemli husus, insanın ikiye bölündüğünde diğer yarısını yaşadığı yerde bırakmasıdır. O diğer yarısını da yanında götürürse seyahatin bir anlamı kalmaz. Yanında bir arkadaş götürebilir ama kendisini asla! Neden kendisini götürmemesi gerektiği kitapta uzun uzun açıklanıyor. Seyahatin üçüncü aşaması ise kişinin “kendi içine yolculuk etmesi” safhasıdır. Seyahatin en zor kısmı da sanıyorum burası oluyor. Zaten insanın ömrü kendisini tanı(yama)makla geçmiyor mu? Kendi içine seyahat eden insan, kendisine başkalarının gözüyle bakmasını da öğrenmek durumundadır. Yüzlerce, binlerce farklı insanın bakış açısıyla kendisini inceleme ve eleştirme becerisine ulaşan insan, kendisini tanımaya başlayacak ve sayısız yeteneklerinin de farkına varacaktır. Kitapta yer veremedim ama seyahatin bir de dördüncü evresi olduğunu öğrendim. Bu aşama ise insanın “gönüllere seyahat” etmesi anlamına gelmektedir. Kendisini tanıyan ve keşfeden insanın artık kendi tecessüslerini ve yeteneklerini başka insanların gönüllerine taşıması ve onların kendilerini ve hayatı anlamasında bir umut olabilmesi için farklı gönüllere seyahat etmesi şarttır. İnsanın ömrü sınırlı ve yapacağı işler çok fazla. Bu anlamda kitapta “Zaten redingotlar gibiyiz; arkamız uzun önümüz kısa” anlamında bir deyim var. Hepimiz yaşlanıyoruz. Arkamızda uzun bir geçmiş var ve önümüzde kısa bir gelecek. Bu yüzden seyahat gibi sayısız faydaları olan bir eylemin sık sık yapılması hayati önem arz ediyor.  

Niçin seyahat ediyorsunuz?

İnsan bir yolcu ve bu yolculuğu sonsuza dek sürüyor. Benim yolculuk merakım çocuklukta başladı. Çocukken köy otobüslerinin ardından bakıp uzaklara gitmeyi çok isterdim. Dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan insanların neler yaptığını çok merak ederdim. Bir küreden tüm dünyayı görmek, insanların büyük caddelerde bir sel gibi akışını seyretmeyi çok isterdim. Önceleri kafamda bir hayranlık olarak gizlice bekleyen seyahat etme tutkusu, zaman içinde bulduğu her fırsatta bunu gerçekleştirmeyi deneyerek beni fark ettirmeden farklı şehirler, ülkelere ve bölgelere yolculuklara çıkardı. Bulunduğum şehirden ve insanlardan uzaklaştığımda kendime doğru yaklaştığımı, içime inen o ateşten merdivenleri ve cehennemi daha yakından tanıdığımı anladım. İnsanın kendi zaaflarını, yeteneklerini, itiyatlarını ve daha birçok özelliğini çok hızlı ve tutarlı biçimde değerlendireceği ve kendisine bir yön duygusu kazandıracağı en etkili yol, seyahattir diyebilirim. Seyahat etme tutkusu aslında bir virüs gibidir ve içine girdiği insanı bir ömür boyu asla rahat bırakmaz. 

-Seyahatin bir rotası olmalı mı? Bu rota nasıl olmalı ve nasıl çizilmeli?

Normalde seyahatin bir rotası olması gerekir. Ama benim yaptığım seyahatlerde bu kurala fazla dikkat edemedim. Özellikle yurt dışı seyahatlerinin masraflı olduğu düşünülürse böyle bir rotayı tutturmak neredeyse çok zor. Ama bir plan ve amaç için yapılan yolculuklara örnek olacaksa, yakında ayrı bir kitap olarak çıkarmayı planladığım Endülüs Bölgesi seyahati sayılabilir. Kişinin amaçlarına ve hedeflerine göre seyahatin rotası değişebilir. Ama genel bir yaklaşım olarak her seferinde farklı yerlere, şehirlere ve iklimlere yolculuk yapmak önemli. Yine kitapta üzerinde durulan önemli bir konu, seyahatin nereye ve ne amaçla olduğundan ziyade o seyahatte yaşanan deneyimler ve öğrenmeler çok daha önemlidir. Han değil kervan önemlidir anlamında güzel bir söz var. Kervanda, yolculuk sırasında yaşayacağınız tecrübeler, alacağınız tatlar, size gideceğiniz yerden daha çok fayda sağlayacaktır.  Herman Hesse’in şair Novalis’ten alıntıladığı “Nereye bu yolculuk peki? Evimize, hep evimize.” Sözü aslında yolculuğun ezeli ve ebedi rotasını çiziyor. Hesse için “ev” belki de hem her yerde hem de hiçbir yerde olan “Doğu” idi. Doğu, insanın kendisi de değil mi aslında?

-Kitaptaki yazıların sıralanılışına bakıldığında, birinci bölümde yolculuk ile ilgili yazılar, ikinci bölümde yurt içi ve yurt dışı şehirleri anlatan yazılar ve üçüncü bölümde ise genel anlamda şehirlerin özellikleri ile ilgili yazılar göze çarpıyor. Bu ayrımın bir amacı var mı? Yoksa yazıların doğal kronolojisi mi böyle?

Kitabın ilk bölümündeki yolculuk üzerine yazılan yazılar aslında yolculuğun ne olduğu ve ne olmadığı daha doğrusu yolculuk felsefesi ile ilgili sayılabilir. Daha ayrıntılı bir bakışla, beni ve başka insanları yolculuğa iten etmenler, yolculuğun kuralları, zamanı, sonuçları vb. sayısız unsurun tahlili ve değerlendirilmesi sürecini içeren yazılar var bu bölümde. Bir bütün olarak bakıldığında böyle bir giriş gerekli sayılabilir. Biz buna farklı bir tanımlama ile seyahatin misyonu ve vizyonu veya amacı da diyebiliriz. İkinci bölümde ise yolculuk yapılan şehirler var. Burada Asaf Halet Çelebi’nin bir şiirinden ilham alınarak şehirlerin uzaklığı ve yakınlığının tanımlanması yer alıyor. Şehirlerin anlatıldığı bu bölüm aynı zamanda yolculuğun hedefleri ve stratejilerini de ortaya koyuyor. İşin plan aşamasından çıkarılıp faaliyet haline döküldüğü süreç bu bölümde yer alıyor. Son bölümde ise şehirlere topyekûn bir bakış açısıyla yaklaşılarak onların insanı cezbeden, hatıralarına renk veren özellikleri ile ilgili tahlillere yer veriliyor. Her insanın hissettiği ama bir türlü tanımını yapamadığı, şeklini çizemediği, şehri oluşturan gizemli unsurların (koku, renk vb. diğer özellikler) bir anlamda çözülmeye çalışıldığı, görünür hale getirildiği bu bölüm, seyahatle ilgili hedef ve stratejilerin gerçekleştirilmesinden sonra geriye dönüp bu yöntemlerin gözden geçirilmesi anlamına da geliyor. Belki de bütün şehirleri birleştiren ortak çizgilerin keşfedilerek, şehirleri anlamada ve anlamlandırmada bir kısa yol bulma cüretine girişildiğini de buna eklemek gerekir. Genel olarak bakıldığında kitabın, normal bir gezi yazısından ziyade edebi yönü ağır basan, kişisel düşünce ve tespitlerle birlikte başka yazarların da görüş ve önerilerini de içeren bir canlılığa sahip olduğu söylenebilir. Kitaptaki yazılar her seyahat sonrası edebi bir kaygı düşünülmeden yazılmıştı fakat zaman içinde dergilerde yayınlanmaya başladığında okuyan bazı arkadaşların beni cesaretlendirmesiyle daha bir ciddilik kazandı. Yazılar edebi boyuta taşınınca bu kez üzerinde aşırı derecede çalışmalar ve bir Penelope titizliğiyle ekleyip çıkarmalar süreci başladı. Orijinal metinlerde olmamasına rağmen özellikle kitaplaşma aşamasında yaklaşık yüz civarında kaynaktan alıntı yapma ihtiyacı hissettim. Kitap bu anlamda farklı bir zenginlik ve boyut kazandı. Farklı kitaplardan alıntı işi ilerlediğinde yapılan atıflar hacim olarak asıl metni sıkıştırıp boğmaya başladı ve ister istemez kitabı tamamlamak zorunda kaldım. Ayrıca önemli bir ayrıntı olarak Endülüs Bölgesi ile ilgili gezi yazıları da bu kitabın taslağında yer alıyordu. Yayınevi editörünün kitabı ikiye bölüp iki farklı kitap olarak yayınlama fikri aslında içimde var olan Endülüs’le ilgili bir kitap yazma fikrini daha da depreştirdi. Bu vesile ile Endülüs’le ilgili kitap da kendiliğinden ortaya çıkmış oldu.

-Seyahatle ilgili hangi kitapları tavsiye edersiniz.

Seyahatle ilgili birçok kitap var. Benim kitabımda da bu anlamda yaklaşık yüz adet kitaba atıf var. Fakat ilk okuduğumda anlayamadığım için çok sinirlendiğim ve bir köşeye attığım ama sonradan yavaş yavaş okuduğumda sayısız tatlar aldığım ve kitabımda sanırım en fazla alıntı yaptığım kitap, Italo Calvino’nun “Görünmez Kentler” adlı eseridir. Kendisi de bir röportajında, en çok bu kitaba emek harcadığını ve bütün deneyimlerinin bu kitapta olduğunu söylüyor. Yine üslup olarak bu kitaba çok benzeyen Özcan Yurdalan’ın “Bir Seyyahın Kaybolma Kılavuzu” kitabını söyleyebilirim. Bu kitabı da aldığım için kendime kızmıştım ama sonradan hatalı olduğumu anladım. Ayrıca Washington Irwing’in “Elhamra Endülüs’ün Yaşayan Efsanesi”, Tanpınar’ın “Yaşadığım Gibi” ve “Beş Şehir” adlı eserleri, Ali Çolak “İnce Sözler”, Hariri “Makamat”, Hermann Hesse “Siddhartha” ve “Demian”, Nuri Pakdil “Batı Notları”, Stefan Zweig “Yolculuklar Üzerine”, Evliye Çelebi “Seyahatname”, İbn Battuta “İbn Battuta Seyahatnamesi” kitaplarını sayabilirim.

-Son olarak seyahat etmeyenlere veya edemeyenlere neler tavsiye edersiniz?

Uzun yıllar aynı evde, kurumda ve şehirde yaşayan insanların artık bulundukları o daracık çemberden çıkmaları gerekiyor. Aynı yerde yaşamak, aynı yollardan geçmek aynı yöne bakmak ve aynı insanlarla konuşmak bir zaman sonra insanı hiç farkında olmadığı olamadığı sınırlara hapsediyor. Ufkunu ve basiretini daraltıyor. Yeteneklerini köreltiyor. Değerlendireceği sayısız fırsatları o kişiden uzaklaştırıyor. Zekâyı azaltıyor. İnsan çok zengin özellikleri olan bir varlık. Birçok insan bu değerlerinin farkında bile olmadan ölüp gidiyor. Oysa ilk adımı atma, ilk ayrılış acısı ve travmasını yaşama cüretini bir gösterse her şeyin nasıl da değiştiğini hayretle görecek ama yapamıyor. Alışkanlıklarımız, bizi yaşamın içinde bizi tıpkı bir tren gibi aynı raylarda getirip götürmeye başlıyor. O sıcak evimiz, odamız, rutin yaşamımız bizi hiçbir yere bırakmıyor. Oysa insanların seyahat yapmak için korkmaları yersiz, zaten eninde sonunda evlerine dönecekler yani kendilerine.

Mesut Doğan Kimdir? 
 
1968 Afyon doğumlu. Bursa Ziraat Lisesi ve Marmara Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunudur. Marmara Üniversitesi Bankacılık ve Sigortacılık Enstitüsü’nde Yüksek Lisans yaptı. 1988–1993 yılları arasında İstanbul’da çeşitli sağlık kuruluşlarında çalıştı. Kardelen ve Şadırvan Dergisi’nin kurucuları arasında yer aldı. 1995 yılından bu yana Eskişehir Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi’nde idareci olarak görev yapıyor.  

Şiir ve yazıları Bursa’da Sanat Edebiyat, Aylık Dergi, Mavera, Kardelen, İkindi Yazıları, Düş çınarı, Kayıtlar, Özülke, Dergâh, Şadırvan, Ardıç, Buruciye Edebiyat, Kalder Önce Kalite Dergisi ve İstanbul Bir Nokta dergilerinde yayınlandı. Evli ve üç çocuk babasıdır.

Yayınlanmış şiir kitapları:
 1-Yalnızlığım Yetmiyor Hayatı Anlamaya-Kardelen Yayınları–1991
 2-Ağzı Karanfilli Dost- Beyan Yayınları–1997
 3-Kırkıncı Basamak –İstanbul Yayınları-2010
 4-Çin Kadar Uzak Can Kadar Yakın Şehirler-Okur Kitaplığı-2012

 


İrtibat teli arayın :

Antakya Talasemi ile Mücadele Ediyor

Nerden Nereye: /

15.01.2013

Antakya İl Sağlık Müdürlüğü’ nün başlatmış olduğu, Doğu Akdeniz Kalkınma Ajansı’nın (Doğaka) mali katkıları ve Talasemi Derneği’nin sivil ortaklığı ile yürütülmekte olan “hemoglobinopati (sıcklecell anemi ve talasemi) hastalığı çift taşıyıcı evli çiftlerin prenetal tanı, genetik danışmanlık, çocuk doğurma ve hamilelik ile ilgili eğitim verilmesi” projesi başarıyla tamamlandı.

Hemoglobinopati(sıcklecell anemi ve talasemi) hastalığı çift taşıyıcı evli çiftlerin prenatal tanı, genetik danışmanlık, çocuk doğurma ve hamilelik ile ilgili eğitim verilmesi projesinin yürütücülüğünü Sosyal Hizmet Uzmanı Özlem Çelenk  koordinatörlüğünde ve Gülbahar Yıldız, Suzan Öksüz, Hanife Yıldız ve Tülay Sucuoğlu’ndan oluşan gezici ekip üstlendi. Aileler,  AÇS-AP şubesinden alınan taşıyıcı evlilere ait verilerle, adresleri tespit edilerek  evlerinde ziyaret edildi. Proje bitiminde yapılan çalışmalar kitap haline getirilerek, Uluslararası makale olarak yazıldı.

Yetkililer, Hatay İl Sağlık Müdürlüğü’nün kayıtlarına göre Hatay ilinde hemoglobinopati taşıyıcısı birbiriyle evli 1072 aile(2144 kişi) olduğunu belirterek, “Kayıtlı 1072 çift taşıyıcı evli ailenin 1065’ine ulaşıldı. Oluşturulan iki ayrı gezici ekip ile, tüm taşıyıcıların ev adresleri tespit edilerek kurulan ekip tarafından evlerinde ziyaret edildi. Taşıyıcı çiftlerden aydınlatılmış onam alındıktan sonra, sosyo-demografik özelliklerini sorgulayan bir anket formu uygulandı. Anket uygulandıktan sonra taşıyıcı çiftlere kalıtsal kan hastalığı, prenatal tanı, genetik danışmanlık ve hamilelik ile ilgili bilgiler aktarıldı. Proje kapsamında çeşitli toplantılar ve etkinlikler düzenlenerek farkındalık yaratılmaya çalışıldı.” dediler.

‘‘HATAY TALASEMİ İLE SAVAŞIYOR’’ PROJESİ OKUL EĞİTİMLERİ İÇİN START VERİLDİ

 
Antakya merkez ve tüm ilçelerde eş zamanlı olarak başladı. Okul eğitimleri ile ilgili olarak hazırlanan bilgilendirme toplantısı ilk olarak 09.11.2012 tarihinde Hatay Halk Sağlığı Müdürlüğü Toplantı Salonu’nda gerçekleştirildi.

Toplantıda açılış konuşması yapan Antakya Halk Sağlığı Müdürü Dr. Sebahattin Yılmaz, Hemoglobinopati (Talasemi ve Orak Hücreli Anemi)  hastalığının Antakya için önemli bir halk sağlığı sorunu olduğunu belirtti. Sosyal Hizmet Uzmanı Özlem Çelenk tarafından yürütülen projede, ildeki tüm 8 ve 9.Sınıf öğrencilerinin hastalık ve önleme faaliyetleri konusunda bilgi sahibi olmaları amaçlandı. Aynı zamanda öğrencilerin velilerine gönderilmek üzere veli mektubu ve broşür hazırlandı. Projenin Okul eğitimleri Özlem Çelenk, Bülent Atasoy, Sevgi Aykaç tarafından planlandı. Eğitim sunumunda kullanılmak üzere ‘‘talasemiyi yok et’’ müzikli klip hazırlandı. Klip için hatayhalksagligi.gov.tr/talasemiyi yok et, linkinden ulaşılabilir.

Okul eğitimleri kapsamında toplamda 25 bin 100 öğrenciye eğitim verilecek.

 

İrtibat teli arayın :

Şanlıurfa Bozova İlçe Devlet Hastanesi’nde görev yapan Sağlık Memuru Mehmet Emin Doğan’ın yaptığı karakalem çalışmaları gerçeklerini aratmayacak derecede.

Nerden Nereye: /

03.01.2013

Şanlıurfa Bozova İlçe Devlet Hastanesi’nde görev yapan Sağlık Memuru Mehmet Emin Doğan’ın yaptığı karakalem çalışmaları gerçeklerini aratmayacak derecede.


Doğan, lise yıllarında hobi olarak başladığı karakalem çalışmalarını 5 yıldır profesyonel düzeyde sürdürüyor. Birbirinden güzel çalışmaların altına imza atan Sağlık Memuru Doğan, siyasilerden sanatçılara kadar bir çok tanınmış isme ve görsel  çizime de çalışmalarında yer vermiş. 
Çağımızın en etkili öğrenme araçlarından olan interneti bir eğitim aracı gibi kullanan Doğan, internet sayesinde dünya’nın her köşesindeki karakalem ustalarıyla sürekli fikir alışverişleri yapmakta,her geçen gün tekniklerine yenilerini eklemektedir.


Realist Ressam Mehmet Emin Doğan’a göre resim çizmenin insan yaşamına katkısı mutluluğun tarifinden geçmektedir. Doğan, “Mutluluk düşünmeden durabildiğimiz anların toplamıdır.Şöyle ki gün içinde uyku dışında ne kadar düşünmeden dururuz, ya da hangi durumlarda düşünmediğimiz olur ? Kimisi balonla seyahat ederek düşünmez, kimisi rafting yaparken bir diğeri dağ sporu yaparken işte hepsinin ortak düşüncesi dünya dertlerinden biraz olsun uzaklaşmaktır. Resim yapmayı biraz gayretle herkesin başarabileceğini düşünüyorum.”dedi.
Sağlık Bakanlığı’nın 400 bine yakın sağlık çalışanı ile  kendi bünyesinde  devasa bir çalışma potansiyeline sahip olduğunu belirten Doğan, “Bu enerjiyi doğru kullanabilirsek mükemmel başarılar ortaya çıkarabileceğimize inanıyorum. Örneğin bir röntgen teknisyeni iyi bir ressamsa,sanatından faydalanılabilir. Örnekleri arttırmamız mümkündür.Yeter ki o insanlara ayrıcalık tanıyalım o zaman herkesin üstün başarıları gün yüzüne çıkacaktır.  Aslında karakalem resim sanatı dünyada çok yaygın ve oldukça ciddiye alınıyor.Bu da çalışmalarımın içeriğinin genişlemesine neden oluyor. Bu bağlamda İl Sağlık Müdürlüğümüz adına karma “İnsan Sevgisi” konulu karakalem sergisini insanların beğenisine sunmaya hazırlanıyorum”dedi.

Sağlık çalışanımız Mehmet Emin Doğan’ı başarılı çalışmalarından dolayı tebrik ediyoruz.

Mehmet Emin DOĞAN Kimdir?


Sanatçı 1976 yılında Adana'da doğdu. İlk orta, lise ve üniversite eğitimimi Adana'da tamamladı.Çukurova üniversitesi Radyoloji ve Anadolu üniversitesi Kamu Yönetimi mezunudur. Evli ve bir çocuk babasıdır.


 

İrtibat teli arayın :

Hicran Yağar Karaman’a

Nerden Nereye: /

03.01.2013

Karaman Devlet Hastanesi’nde görevli Memur  İbrahim Şaşma, birbirinden güzel şiirleri ve öyküleriyle başarılı çalışmaların altına imza atıyor. İlkokul çağlarında başladığı  yazım hayatına hız kesmeden devam eden Şair Şaşma, yayımlanan “Hicran Yağar Karaman’a” adlı şiir kitabında da kendimizden birşeyler bulacağımız şiirlere yer verdi.

Şiiri, “kimi zaman serzeniş, kimi zaman sessiz ağlayış, kimi zaman baş kaldırış, kimi zaman şahlanış” olarak değerlendiren Şair, şiirin yaşanarak yazılması ve yaşanarak okunması gerektiğini ifade etti.


Şair Şaşma, nasıl bir ruh haliyle duygularını kaleme aldığını ifade ederek şöyle konuştu: “Çoğu zaman ağlayarak, çogu zaman nemli gözlerle, bazen tebessüm ederek yazıyorum. Bazen yatağından taşan bir su kütlesi gibi kağıdın üzerinde adeta akıyorum. Yaşadığım  ve rol aldığım hayat sahnesinde üzerime bindirilen rol sürekli yazmamı emrediyor. Yazarak deşarj oluyorum. Yazdıkça güçlendiğimi hissediyorum ve yazdıkça ulaşıyorum. Anne şiirlerinin şairi diye çağırır beni arkadaşlarım. Anne kavramı bende çok derin bir kavram. Anne dediğim an kalemim şaha kalkıyor. Anne dediğim an kağıt yetmiyor duygularıma.”


Teknolojiyle beraber bir çok değerimizin üzerine toz kondurulduğunu kaydeden Şaşma, “Bu durumu görüyorum ve idrakindeyim.Şiire tutundukça ve şiirle yol adıkça dilime, değerlerime  daha bir yakın olduğumu düşünüyorum.” dedi.

Şair, yerel ve ulusal bazda hazırlanan çok sayıda projede de çeşitli derecelere sahip.

Sayın Şaşma’yı başarılı çalışmalarından dolayı kutluyoruz.
Şairin kaleminden dökülen bir kaç şiiri sizlerle paylaşıyoruz.


Üstadım


Ne Kerem, ne Mecnun’dur gerçek sahibi aşkın,
Bu nasıl sevda bilmem, özündeki üstadım.
Bir katre gözyaşınla, suları eylersin taşkın;
Bir ulusun feryadı, gözündeki Üstadım.

Çanakkale’de eser, Sakarya’da akarsın.
Vicdan kapısını çalsam, Âsım olur çıkarsın.
Ateşi üşütürsün, yazsan suyu yakarsın;
Yunus’tur, Mevlana’dır sözündeki Üstadım.

Kurtuluşun destanı, âlemle yazılırsa.
Bir bayrağın gözüyle, elemle yazılırsa.
Mürekkebi hak olan kalemle yazılırsa;
Şehidin kan kokusu vezindeki Üstadım.

Boynumdaki şah damar, göğsümde atan yürek.
Damarımdaki kana, kudreti katan yürek.
Bir aşkın bayrağını gönderde tutan yürek;
Hakkın, hakkaniyetin izindeki Üstadım.

Kızımın iffetidir, çocuğun duru cismi.
Yaradılagelende aşktır, aşk olmuş ismi.
Bir hilal bir de yıldız, silemezler bu resmi.
Vatanımda dağların yüzündeki Üstadım.

Al rengi veren şehit, kanı güle geldikçe.
Tırnağım dokunursam ecdat ele geldikçe.
Bir içli türkü olur Veysel dile geldikçe;
Bu toprak değil miydi sazındaki Üstadım.

İstiklalin tınısı, yükselirken her yandan;
Bu toprak diyet ister sevdaya düşen candan.
Ummanlar aciz kalır akan bir katre kandan
Huzurdur, kavuşmadır hüzündeki Üstadım.

Zırhlıları Seyit’in yaktığı yer burası.
Saniyeler hükümsüz ölüm yaşam arası.
Bir ulusun yangını, kaç yiğidin yarası?
Sinenin ortasında, sızındaki Üstadım.

On kaptan yediğim aş, on tastan içtiğim su.
Hürriyetin nişanı, düşmanımın korkusu
Ciğerime çektiğim nefesimdir doğrusu;
İstiklal Marşımızın gizindeki Üstadım.

İbrahim ŞAŞMA

Aç Gözlerini Anne


Aç gözlerini anne.
Bahar bulduğum gözlerini aç.
Ben olduğum gözlerini,
Kaybolduğum gözlerini aç.

Aç gözlerini anne.
Bak ağustosta üşüyorum.
Bak yanıyorum anne.
Bak düşüyorum.

Bahar geldi anne.
Yağmur çok yağdı bu sene.
Bak “Hüsnü Yusuf” çiçeklerin boy verdi.
Kadife açan çiçeklerin sorar seni.
Kırık gözlüğün ağlar,
Çilekli patiklerin arar seni
Aç gözlerini anne.

Memedim büyüdü anne.
Adını söyler oldu artık.
Gelmeyecek mi diyor.
Sevmeyecek mi diyor.
Oğlumla anne,
Yüreğimdeki çocuk seni bekliyor.
Aç gözlerini anne,
Bak ağustosta üşüyorum.
Bak yanıyorum anne.
Bak düşüyorum.

Hem neden gelmezsin düşlerime,
Gel deyişimi duymaz;
Boyun eğişimi görmez misin ana?
Hasretim.
Yüreğim,
Umudum,
Gençliğim sana..
Anne gözlerini,
Gözlerini açsana..

Ev sahibim çık dedi anne;
Çıktım.Dokunmadı.
Kapıma borçlular dayandı anne.
Bıktım.Dokunmadı.
Dost dediklerim vefadan nasip almamış;
Resimlerini yaktım,dokunmadı.
Yokluğunun sindiği evine gittim.
Anılarımızı saklamışlar duvarlara;
Baktım.
Bu çok dokundu anne.
Bir bıçak gelip yüreğime sokuldu.
Oturduğun minder öksüz;
Baktığın pencere yetim.
Bilir misin anne;
En çok neye hasretim.
Gözlerin.
Aç gözlerini anne.

Çoğu geceler,
Sisler arasında görüyorum seni.
Kayboluyorsun.
Bakıyorum annem oluyor,
Bakıyorum yalnızlığım oluyorsun.
Biliyor musun anne?
Zulmediyorsun.
Aç gözlerini anne,
Bak ağustosta üşüyorum.
Bak yanıyorum anne.
Bak düşüyorum.

Hem ablama gittim anne;
Hani küs olduğum,
Hani bayramlarda gitmediğim,
Hani aklım sıra sevmediğim,
Bilmediğim ablam.
Barıştık anne.
Sarıldık.
Aç gözlerini.

Eşyalarını döktük ortaya.
Kömür soban düştü bana.
Bir minder,bir yorgan,
Ve yoğurt çorbası yaptığın çinko sahan.
Nasıl sığdırayım dünyama anne,
Yüreğimi görmesin kömür sobası;
Utanır,utanır,utanır.
Acının ateşin en büyüğünü
Yüreğim tanır.
Ah bu şair yüreğim,
Sekiz ay oldu,
Hala seni gelecek sanır
Olsun,
Sen aç gözlerini anne,
Aç gözlerini……..
 
İbrahim Şaşma
 

İrtibat teli arayın :

Denizli Sağlık Müdürlüğü, Sağlığı Tiyatro İle Buluşturmaya Devam Ediyor

Nerden Nereye: /

03.01.2013

Sağlıkçıların hazırlamış olduğu tiyaro gösterilerine bir yenisi daha eklendi. Denizli Sağlık Müdürlüğü tarafından hazırlanan ve farkındalık yaratma adına oluşturulan tiyatro gösterileri sağlığı tiyatroyla buluşturuyor.


Denizli İl Sağlık Müdürlüğü’nün himayesinde Hemşire Selda Atlamaz’ın başkanlığında yürütülen çalışmalar 1996 yılında “Haydi Çocuklar Aşıya”kampanyasındaki Polio Aşısı ile start aldı.


Atlamaz, hemşire olarak almış olduğu sağlık bilgisini, oyun yazarlığı ve oyunculuk üzerine almış olduğu eğitimlerle birleştirerek sağlığı tiyatro sahnesine taşıdıklarının altını çizdi.


Oyuncular, 9 Eylül 2011 tarihinde EGS Kültür Salonu'nda sergilenen "Sesimi Duyan Var mı?" isimli oyun ile sağlığı tekrar tiyatroyla buluşturdu. Oyunda, insanlarda afet bilincinin uyandırılmasının yanı sıra UMKE'nin (Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi) tanıtımı da sağlandı.

Hiç sahne tecrübesi olmayan, üstelik profesyonel sağlıkçı olmalarının yanında farklı yaşlarda farklı unvanlardaki kişilerin tiyatro sevdası ile gönüllü olarak bir araya gelerek aylarca hatta yıllarca çalışmadan sonra çıkartılabilecek bir oyunu 3 ay gibi kısa bir sürede çıkardıklarını ifade eden Hemşire Selda Atlamaz, “Önce “Sesimi Duyan Var mı?” isimli oyunumuzun senaryosunu yazıp arkasından gönüllü olan arkadaşlarımıza kısa bir süre verebildiğim bazı temel sahne eğitimleri ile oyunun yönetmenliğini de üstlenmiş bulundum. Büyük bir heyecanla ve çalışmalar bazında amatör sahne anlamında tam bir profesyonel ruhla hazırladığımız oyunumuzun tüm dekor çalışmalarını ekip arkadaşlarımızla tamamladık. Oyunumuz sahnelendiğinde seyircilerimizden çok olumlu geri bildirimler aldık.”dedi.


Atlamaz, 11 Şubat 2012 tarihinde 112'yi tanıtan "İyi ki Doğdun 112” isimli oyunun hazırlığına başladıklarını kaydederek, “Bu yeni oyunumuzun  konusu acil vakaların ne demek olduğunu, hangi durumlarda ambulans çağrılması gerektiğini, komuta merkezi arandığında nasıl bir bilgi verilmesi gerektiğini, verilen bilgilerde bizim masumca söylediğimiz yanlış konuşmalarımız nelere mal olabileceğini, 112 Acil Servis kurulup bu zamanlara gelene kadar nelerle karşılaştığını komik, eğlenceli ve düşündürücü bir dille anlattık. Ve oyunumuzun sonunda diyoruz ki: Biz 112'ye her açıdan bakmaya çalıştık, ne haklı var ne suçlu, istediğimiz tek şey biraz saygı biraz hoşgörü.”şeklinde ifade etti.


UMKE’yi ve 112 Acil çalışmalarını anlatan bu iki oyunu bir çok sahnede seyircilere sunduklarının altını çizen ekip oyuncuları, “14 Mart Tıp Bayramı etkinliklerinde Denizli Sağlık Müdürlüğü, Pamukkale Üniversitesi Rektörlüğü ve Tabipler Odası’nın ortak hazırladıkları etkinlikte “Sesi mi Duyan Var mı?”oyunumuzu sergilerken, Denizli Belediyesinin düzenlediği 28. Uluslararası Amatör Tiyatrolar Festivali için Seçici Kurul yapmış olduğu değerlendirme toplantısını sonuçlandırmış ve başvurunun yanı sıra görüntü CD’si yollayan tiyatro gruplarının arasından bir seçme yapılmıştır. 82 farklı oyunun değerlendirildiği toplantının sonucunda, “İyi ki doğdun 112” isimli oyunumuzda davet edilmek üzere seçilmiştir.12 Mayıs 2012 tarihinde oyunumuz tekrar sergilenecektir.”diye söylediler.


Ekip oyuncuları, bundan sonraki eğitimleri görsel olarak yapma projesi içinde olduklarını vurgulayarak, sağlığın tiyatro ile buluşmasında bizlere destek veren başta Müdürümüz Dr.Erdoğan Taş olmak üzere müdür yardımcılarımıza ve meslektaşlarıma ayrı ayrı teşekkür ediyoruz. Tek amacımız sağlık çalışmalarımızı en güzel ve doğru şekilde tiyatro ile halka sunabilmek. Biz Denizli Sağlık Müdürlüğü Tiyatro Ekibi olarak sağlığı tiyatro ile anlatmaya devam edeceğiz.”şeklinde ifade ettiler.


İrtibat teli arayın :

Adıyaman’dan Yılın Doktoru Olarak Seçilen Dr.Yunus Emre Türemiş ile Özel Ropörtaj

Nerden Nereye: /

03.01.2013

Sağlıkta Buluşma Noktası (SBN) Web Sayfası’nda yer alan “Özel Haber” köşesinde  Türkiye’nin dört bir yanında çalışan sağlık ordusunun gizli kahramanlarının başarı hikayelerini kendileri ile yapmış olduğumuz ropörtajlar sayesinde sizlere aktarmaya devam ediyoruz. Bu kapsamda bu haftaki konuğumuz Adıyaman’ın Samsat İlçesi Toplum Sağlığı Merkezi’nde hekimlik görevini yürüten ve yılın doktoru olarak seçilen Dr.Yunus Emre Türemiş oldu.

Dr. Türemiş, Samsat ilçe merkezi ve merkeze bağlı 17 köyde, 18 yaş üstü Hepatit B sıklığının tespiti ve bağışık olmayan kişilerin bağışıklanması amacıyla, Hepatit B tarama ve Bağışıklama Programı” adı altında proje geliştirmiş, gerçekleştirmiş olduğu bu çalışma kapsamında halka eğitim vermiş, aşılama çalışmalarında bulunmuş tüm bölge insanının Hepatit B konusunda bilinçlendirilmesini ve bağışıklanmasını sağlamıştır. Bu bağlamda kendisi 14 Mart Tıp Bayramı’nda düzenlenen “Yılın Doktorları Ödül Töreni’nde” Adıyaman’dan yılın olarak doktoru seçilmiştir.

Sağlıkta Buluşma Noktası (SBN): Sizi Tanıyabilir miyiz?

Yunus Emre Türemiş (E.T):1983 yılında Malatya’da doğdum, aslen Adıyaman ili Kahta ilçesi nüfusuna kayıtlıyım. Memur emeklisi bir babanın beş çocuğundan biriyim. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimimi sırasıyla Hürriyet İlköğretim Okulu’nda ve Kahta Anadolu Lisesi’nde birincilikle tamamladım. 2001 yılında girdiğim ÖSS’de İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesini kazanarak 2007 yılında iyi bir derece ile mezun oldum. Mezun olduğum tarihten sonra ilk önce Adıyaman Kahta Toplum Sağlığı Merkezi, ardından ve halen Samsat Toplum Sağlığı Merkezinde hekimlik hizmetimi devam ettirmekteyim. İngilizce bilmekteyim.

  SBN:14 Mart Tıp Bayramı Töreninde Yılın Doktoru Seçildiniz, Düşüncelerinizi  Alabilir miyiz?

  E.T: Sayın Bakanımızın elinden bu ödülü almak beni onore etmiş ve duygulandırmıştır, insanımızı hedef alan hizmet anlayışımız bu ödülle pekişmiş bulunmaktadır. Yılın hekimi seçilmemdeki en büyük faktörün vatandaşlara karşı tutum ve davranışlarımız, mesleğimiz gereği olan etik ilkelerimizden taviz vermememiz olduğunu düşünmekteyim. Hekimlik andını aklımızdan çıkarmayarak hizmet verdiğimiz Samsat’ta 2010 yılı içerisinde gerçekleştirdiğimiz Hepatit B tarama ve bağışıklık projesinin aldığımız ödülde hiç kuşkusuz ki katkısı olmuştur. Bu ödülü kendi adıma değil de özellikle projede aktif görev almış çalışanlarım adına aldım. Sadece hepatit değil, diğer hastalıklara karşı geliştirilmiş aşıların insanlarımız için önemini anlatmaya ve halkımızı bilinçlendirmeye devam etmekteyiz. Geleceğe umutla bakan bir hekim olarak bizler için en büyük ödül yaptığımız ve yapacağımız hizmetlerin meyvelerini verdiğini görmek olacaktır, Sayın Bakanımızın bizlere olan destek ve inancı, azmimizi bir kat daha arttırmaktadır.

SBN: Çalışma Koşullarınızdan Bahseder misiniz?


           E.T: Güneydoğu Anadolu Bölgesinin şirin bir ili olan Adıyaman’ın yine şirin bir ilçesi olan Samsat kırsal bir yerleşime sahiptir. Toplamda yaklaşık on bin nüfusa sahip bu bölgede mobil hizmetle birlikte 3 aile hekimliği birimi ve bir toplum sağlığı merkezi olarak görev almaktayız. Kırsalda hizmet vermek elbette şehir merkezlerine göre daha zor, insanımıza sağlık hizmetini kaliteli, hızlı, verimli bir şekilde götürmek için şartların zorlanması gereken bir bölgede yaşıyoruz, bu şartlar elbette bizlerin özel hayatına da yansımakta. Barınma, ulaşım, yemek, alışveriş gibi ihtiyaçlar açısından çok rahat bir yerde çalıştığımızı söyleyemem lakin söz konusu sağlık hizmeti olunca gerisi teferruat olarak kalmakta. Sağlıkta dönüşüm projesi ile birlikte gelen kapsamlı hizmet anlayışın getirdiği iş yükü bizler için asla bir angarya değil tam aksine vatandaşın eskiye nazaran daha iyi hizmet aldığı bir sistem olarak yerleşmeye başlamıştır. Ben hem koşulların hem de biz çalışanların beklentilerinin daha da güzelleşeceği inancı içerisindeyim.

SBN: Bulunduğunuz Bölgede Yapmış Olduğunuz Çalışmalar Hakkında Bilgi Alabilir miyiz?


      E.T: Samsat ilçesinde yaklaşık bir buçuk yıldır görev yapmaktayım, burada vatandaşların aile hekimliği sistemi ile kapsamlı bir sağlık hizmeti alması için her koldan seferber olacak şekilde bir hizmet anlayışını şiar edindik. İnsanlar aile hekimliğini sadece poliklinik, aşılama, gebe-çocuk takibi olarak algılamasın diye vatandaş ve çalışan eksenli bir eğitim çalışması içerisine girdik. Bir yandan aile hekimlerimizin verdiği hizmetlerin kalitesini ölçüp istatistiki verilerle sağlık standartları açısından nerede olduğumuzu sürekli yoklarken öteki yandan toplum sağlığını ilgilendiren hususlarda vatandaş için elzem olduğunu düşündüğümüz çalışmalar yürütmekteyiz. Sağlık hizmeti bilinci oluşmasında yapılan halk eğitimleri, GAP Havza kapsamında uygulanan projeler, Sağlık Bakanlığınca yürütülen programlar ve sağlık personelinin saha içerisinde aktif diyalog kurup vatandaşları hizmete ulaşım konusunda bilinçlendirmeleri ve sisteme entegre etmeye çalışmaları çok etkili oldu. ‘Aile Hekimliği-Sigara-Domuz Gribi-KKKA-Kanser-Aşılama-Aile Planlaması…’ gibi bir çok konuda vatandaşla birebir diyalog içerisine girerek onlara gerekli eğitimi verdik, bununla kalmadık gerek kırsalda gerekse de merkezde eğitim verdiğimiz gönüllü insanları araçlarla il merkezinde KETEM birimlerine ücretsiz götürüp getirdik, aşısız çocuk kalmasın, takipsiz gebe olmasın, insanlar sigara dumanıyla yaşamasın, güncel konularda eğitimsiz olmasın diye sağlık hizmetinin kapsamını genişlettik.
  Hiç şüphesiz 2010 yılı içerisinden yürüttüğümüz en önemli çalışma ‘Hepatit B Tarama ve Bağışıklık Projesi’ olmuştur. GAP Havza tarafından projelerin desteklendiği bir bölgede olduğumuz için Samsat’a çok daha faydalı nasıl bir hizmet götürelim düşünürken bu bağlamda en uygun projenin çağımızın sinsi hastalıklarından biri olan Hepatit B ile ilgili olması gerektiğine karar verdik. 18-65 yaş arası merkez ve kırsal bölgeler de dahil tüm vatandaşlarımızdan kan alarak hem taşıyıcılık-hastalık-bağışıklık durumunu öğrenmek hem de bağışık olmayanları aşılamak üzere projeyi hayata geçirdik. Tabi ki kağıt üzerinde anlatıldığı gibi kolay olmadı bu proje, mali destek, teçhizat, araç, personel, reklam, eğitim, aşı, tarama kiti, vatandaşı projeye katılım konusunda eğitme vb. bir çok ayağa sahip olan bir projeydi bizimkisi. 0. – 1. – 6. Aylarda toplam 3 doz aşı yapılacak olmasının zorluğu yanında gerekli tüm şartları yerine getirdikten sonra belirlediğimiz hedef nüfusa ulaşarak sorunsuz bir şekilde kanlarını alıp tarama yaptık ardından da aşısız bireylerimizi aşıladık.
  Ülkemizde Hepatit B sıklığı % 3 ile % 8 arasında değişmekte ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinin kimi kesimlerinde bu oranın % 10 civarında seyretmektedir, yapılan taramalar neticesinde Samsat ilçesi genelinde Hepatit B sıklığının ülkemiz ortalamasına göre % 6,2 ile normal sınırlarda olduğunu tespit ettik. Projenin toplam maliyeti yaklaşık 50 bin TL civarındaydı, Hepatit B aşısının maliyeti en fazla 50 TL iken biz belki de bir aşıyla bir vatandaşımızı Hepatit B yüzünden ileride sirozdan karaciğer kanserinden karaciğer naklinden kurtardık ve bugün biliyoruz ki bir karaciğer naklinin devlete maliyeti minimum 75 bin dolar. Sadece aşılamakla kalmadık Hepatit B nin ne olduğunu da anlattık insanlara, nasıl korunmaları gerektiğini gösterdik, bu çalışmalardan ötürü ben gerek bize her konuda sınırsız destek veren İl Sağlık Müdürümüz Dr. M. Emin TAŞ’a gerekse de sahada çalışan personelime teşekkürü bir borç bilirim.

          SBN: Bölge Halkı ile iletişiminiz ne aşamada, yapmış olduğunuz çalışmalara karşı bölge halkının tutumunu öğrenebilir miyiz?


       E.T:  İlçemiz kırsalda yer aldığı, istihdamın az olduğu, sosyokültürel olarak biraz geride kalmış olduğu için vatandaşı eğitmek, güvenilir bir diyalog kurmak ve onları sisteme entegre etmeye yönelik düzenlemeler yapmak zorunda kalıyorsunuz. Bizler bunun için bölge halkını birer sağlık personeli gibi örgütledik, öncelikle kırsalda hem bize ulaşma problemi yaşayan hem de hizmetin bilincinde olmadığı için bizlerden çekinen vatandaşlarımızı özellikle kadınlarımızı eğitim verdiğimiz Lider Anneler adlı bir grup oluşturarak sağlık hizmetlerine kanalize ettik. Bu diyalog işimizi çok kolaylaştırdı çünkü bir kanser taraması yapmak için bir insanı il merkezine ücretsiz götürüp getirmeye ikna etmek bile inanın kırsalda çok zor ama biz bunu başardık. Sadece yöre halkı değil, köylerde muhtarlarımızı da örgütledik, onlar köylere götürülen mobil hizmetlerin en önemli destekçisi oldu, hakeza köy imamları da öyle. Merkezde öğretmenlerimizi örgütledik, gerek okul aşılarında gerek taramalarda gerekse de bizim ikna edemediğimiz velilerin hizmete katılımında çok aktif rol oynadılar.
  Her ne kadar şartları zorlasanız da elbette sağlık personeline karşı önyargılı insanlarla karşılaşmamanız olası değil. Bunun bir sebebi medyada neredeyse her gün kötü çizgide olan birkaç sağlık personeli ile ilgili haberlerin vatandaşlarımız tarafından genele yayılmış gibi algılanması, insanlar sağlığın aynı zamanda da sağlık hizmeti verenlerin değerini maalesef sağlığını kaybettiğinde anlamakta. Aşının kısırlık yaptığı şeklinde batıl inançları olan insanlarla karşılaşsak da, acile ajite bir şekilde gelerek personelimize istediği hakareti mubah görenler olsa da, eğitimden aşıdan hatta uzattığımız bir dost elinden kaçanlar olsa da bizler bir gün mutlaka içlerinden birinin elini tutacağımız ümidiyle çalışmalarımıza devam etmekteyiz.

SBN: Mesleğinizi Seviyor musunuz, İsteyerek mi Seçtiniz? Hekimlik mesleğini gençlere tavsiye eder misiniz?


         E.T:Evet hekimliği severek yapıyorum, seçerken sadece kendi irademle seçmedim hatta tıp fakültesinin ilk yılında bir otobüs bileti alıp geri dönmeye bile yeltenmiştim ama iyi ki de o bileti yırtıp atmışım diye tebessüm ederim hep. Zor ve meşakkatli bir süreç hem tıp fakültesi okumak, hem de idealist yaşayarak kendinizi sürekli güncellemek zorunda olmanız, kariyer hedeflemek, sahada 24 saat hizmet veren bir bünyede çalışmak. Ben işini hakkaniyetle yaparak vatanını milletini seven herkese giydiğim bu beyaz önlüğü tavsiye ederim, insanların gözlerindeki o muhtaçlık, o yardım eli uzatılmasını bekleyen şifa arayan bakışlar için sabırla hizmet edecek idealist insanlara, eğitimli insanlara ihtiyacı var bu memleketin. Bir zamanlar beş yaş altı çocuk ölümleri binde 60’larda iken çok şükür bugün bu sistem ve bu sistemin fedakar çalışanları sayesinde bu rakam binde 10’lara gerilemiş bulunmakta, elbette yetmez çünkü bir zamanlar bu fazladan ölen 50 çocuğun sorumluluğunu taşıması gerek insanlarımızın, bizler hangi şartlarda olursak olalım o çocukların sorumluluğu ile hizmet etmek zorundayız. Gençlere bu konuda tavsiyem; bir çocuğun kardeşiyle ailesiyle uzun yıllar yaşamasına vesile olmak için gayret göstermeleri, bu erdemli meslekten uzak durmamalarıdır.

SBN: Bir hekim olarak sağlık sektöründe yapılan yenilikleri nasıl değerlendiriyorsunuz? 


          E.T:  Sağlık sektörüne bu hizmeti alan bir vatandaş olarak baktığım zaman gerçekten çok şeyin değiştiğini görmekteyim. Çok değil bundan 10-15 yıl öncesi zamanlarda gazetelerimizde her gün mutlaka çıkan şu manşetleri  hatırlarsınız;
-  Hamile kadın köy yollarının kar yağışı yüzünden kapanması nedeniyle kızakla hastaneye götürülürken… diye başlayan bir 2. Sayfa haberi..
-  Tedavi masrafı ödenmediği için hastanede rehin kalan yaşlı amca ..  haberi ..
-  Ambulansa bir zamanlar parası olanın binebildiği zamanlar..
  Bugün ambulans hizmetlerinin ücretsiz olduğu, kırsalda neredeyse ulaşmadığımız hiçbir gebemizin kalmadığı, aşısız bir tek çocuğumuz kalmasın diye bütün bir ekip seferber olduğumuz, demirini D vitaminini bebelerimizden eksik etmediğimiz, kanser taramalarına yönlendirmek üzere eğitimler verip kırsaldaki vatandaşlarımız da faydalansın diye sınırları zorladığımız, hiçbir ayrım yapmayıp hiçbir şey sormadan acile gelmiş insanımızı asla geri çevirmediğimiz ve daha sayamadığım bir çok hizmeti barındıran sağlıkta dönüşüm projesinin meyvelerini yediğimiz  bir noktada durmaktayız.
  Elbette bunun bir de hizmet veren ayağı var. Sistem her ne kadar bizlere eskiye nazaran daha fazla iş yükü getirmiş olsa da memnuniyet açısından önceliği yapılan hizmete ve hizmet alana vermek zorundayız. Bugün sağlık çalışanlarının özlük hakları ve verdikleri hizmet karşısında yaşadıkları hayattan memnuniyetleri bazında bakanlığımız gerekli çalışmaları yürütmekte, çalışanlarımız elbette daha fazla ilgi ve iyileştirme beklemekte çünkü artık verdiği meşakkatli hizmet yüzünden takdir edilmeyi beklerken çoğu zaman vatandaşların tepkisine darbe ve hakarete maruz kalan bir camiadır sağlık camiası. Evet vatandaş hizmet alımında sınırsız haklara sahip olmalı lakin hizmet verene karşı tutumunda sınırsız olmamalı, istediği gibi istediği ölçütte hareket etmemeli, empati kurmasını bilmeli ve haklarını kamusal alanda aramalıdır. Şuan bana hekimler ve sağlık çalışanları açısından hangi konularda çalışmalar yürütülmesini istersiniz diye soracak olursanız; birincisi hekime ve sağlık çalışanına yönelik şiddet konusunda acilen düzenlemeler yapılmalıdır derim. İkincisi emeklilik sonrası şartlar ve özlük hakları bazında hekimlerin hak edilen yerde durması gerektiğidir. Üçüncüsü asistan hekimlerin gerek çalışma şartları gerekse de büyük şehirlerde maddi sıkıntılar içerisinde çalışıyor olmalarıdır. Aile ve özel hayatından feragat eden bu kardeşlerimiz adına içinde bulundukları durum üzüntü vericidir. Dördüncüsü sağlıkta israfın önüne geçmek için düzenlemeler ve yaptırımlar uygulanması gerektiğidir. Beşincisi hekimlerle bakanlığımızın sürekli bir diyalog içerisinde kalarak hem hizmetin eksiklileri konusunda görüşlerini almaları hem de onların beklentilerine olumlu da olsa olumsuz da olsa cevap verilecek bir platform olmasıdır. Kapsamlı bir hizmetin ve olumlu yeniliklerin yürütüldüğü bu sistemle çalışanların şevk ve azmi için bu ve benzeri görüşleri kamuoyunda çok sık duymaktayız.

SBN: Mesleğinizi Yürütürken İlginç Bir Olayla Karşılaştınız mı, Ya da Unutamadığınız Bir Anınız Var mı?


           E.T: Özellikle kırsalda insanlarımızın kafası doğru yanlış o kadar çok haberle karıştırılmış ki; bir gün polikliniğe çok acil olmayan bir yaşlı teyze geldi, baktım muayene ettim, tahlillerini istedim. Müşahadeye aldıktan sonra tahliller çıkınca heyecanlı olduğu belli olan oğlu dikildi karşıma ve annesinin durumunu sordu: ‘Doktor bey annemin nesi var?’ dedi. Ben ölçtüğümde tansiyonu yüksekti kadıncağızın, bronşiti epey ilerlemişti ve de şeker hastasıydı, sürekli de öksürüyordu, sonra başladım durumu anlatmaya;
  ‘Annenizin tansiyonu biraz yüksek’ dedim, ‘eee’ dedi oğlu, ‘Zaten şeker hastası şekeri de yüksek malum’ dedim, ‘Biliyorum doktor bey, başka? dedi oğlu, ‘Öksürüğü de bronşitten kaynaklanıyor, bronşiti bir hayli ilerlemiş şimdi nefes açıcı vereceğiz’ dedim, çocuk döndü yerinde de duramıyor ‘ başka, başka?’ dedi, ‘e  bu kadar dedim daha başka ne olacak ki?’, ‘kolesterolü yok mu doktor bey?’ diye sordu, baktım normal ‘hayır kolesterolü iyi’ dedim, çocuk birdenbire sakinleşti ve ‘ Ohh! çok şükür, çok teşekkür ederim doktor bey’ dedi.  Hakikaten inanılmaz rahatladı çocuk meğer kolesterolden çok korkuyormuş (gülümseyerek)

SBN: Sayın Türemiş sorularımıza vermiş olduğunuz samimi cevaplardan dolayı çok teşekkür ederiz. Çalışmalarınızda kolaylıklar dileriz.

 

E.T: Ben teşekkür ederim.







İrtibat teli arayın :

“2. Ulusal Sağlıkta Kalite ve Güvenlik Ödülleri” görkemli bir törenle sahiplerine takdim edilmiştir

Nerden Nereye: /

30.11.2011

“2. Ulusal Sağlıkta Kalite ve Güvenlik Ödülleri” görkemli bir törenle sahiplerine takdim edilmiştir.

Ülkemizde hizmet veren sağlık kurum/kuruluşlarının ve sağlık çalışanlarının kalite, hasta ve çalışan güvenliği alanlarında yaptıkları araştırmalar ve yürüttükleri programların değerlendirildiği "Ulusal Sağlıkta Kalite ve Güvenlik Ödülleri"nin ikincisi sahiplerini III. Uluslararası Sağlıkta Performans ve Kalite Kongresi etkinlikleri kapsamında bulmuştur.

Ayrıntılı bilgi için www.performans.saglik.gov.tr tıklayınız.
 
 
 
 

İrtibat teli arayın :

    Sayfa 1 ve 2 1 2 >
     Git 
     
Aktif Kullanıcı: 171 Üye Sayısı: 49524

Telif Hakkı © T.C.Sağlık Bakanlığı 2017